Ana içeriğe atla

Hazineyi soymak isteyenler kim

Amerikan konut sektöründen başlayıp dünyaya yayılan mali kriz şiddetini 15 Eylül 2008'de arttırdı. Çünkü dünyanın en büyük yatırım bankası Lehman Brothers her nedense kurtarılmadı ve kriz birdenbire derinleşti.

Pek çok yatırımcı Lehman Brothers yatırım bankasının batışıyla para kaybetti. Türkiye'den de bazı zenginler Lehman Brothers'ın iflasından etkilendi, yatırım yaptıkları araçlar bir anda dondu kaldı.

Lehman Brothers yatırım bankasının iflasıyla para kaybeden bazı zenginler paralarını sanki Türkiye'de kaybetmişler gibi bir ortam yarattılar. Zararlarını Ankara'dan talep ettiler. Hükümetin hemen IMF ile anlaşma yaparak 35 milyar dolar borç almasını ve kendilerine vermesini istediler. Hükümet, kriz lobisinin taleplerini karşılamayınca bu defa yurtdışındaki bazı bankaların ekonomistlerini konuşturarak, Türkiye'nin 2009 yılında döviz ihtiyacını gideremeyeceğini ve ülke olarak batacağını iddia ettiler.

Kriz lobisinin yarattığı bu kaotik ortam, Türkiye'de faizleri birdenbire 13 puan arttırdı. Bazı tahvillerin faizi yüzde 17'den yüzde 30'a kadar çıktı. Faizler daha sonra gene aynı hızla indi. Böylece kriz lobisini oluşturanlar, Hazine bonosu ve devlet tahvil faizlerindeki bu oynaklıktan dolayı kısa sürede büyük tutarlarda haksız kazanç elde ettiler.

Kriz lobisinin Türkiye ekonomisini olduğundan kötü göstermesinden yatırımcı ve tüketici korktu. Türkiye'de toplam talep daraldı, piyasalar sıkıştı. Böyle bir ortamda, dünya krizinin dış şokları da Türkiye ekonomisi üzerindeki etkisini daha sert göstermeye başladı. Kriz lobisi susmadı ve IMF ile anlaşma yapılmazsa ekonominin daha da kötüye gideceği düşüncesini medya yoluyla vatandaşın kafasına yerleştirmeye çalıştı. Bunda da kısmen başarılı oldu.

Hükümet yaratılan bu olumsuz psikolojiyi kırmak için IMF ile görüşmelere başladı. Ama IMF'nin ‘vergilerin arttırılması ve harcamaların kısılması'na yönelik yaşanan ekonomik krizle tutarsız istekleri haklı olarak kabul edilmedi. Bunun üzerine kriz lobisi hükümetin önlem almakta geciktiğini ileri sürdü. Oysa hükümet Türkiye'de çıkmayan bu krizin dış şoklarına karşı gereken para ve maliye politikası tedbirlerini aldı.

Merkez Bankası para piyasalarında ortaya çıkan döviz ve Türk parası sıkışıklığını giderdi. Bankalar arasında borçlanmalara garanti verildi. Döviz mevduatı munzam karşılıkları azaltılarak bankalara hemen 3 milyar dolar ilave kaynak sağlandı. Vergi borçları ertelendi. Varlık Barışı adı altında yurtdışındaki mevduatın ülke ekonomine kazandırılması için yasal düzenleme yapıldı. Kamu harcamaları hızla arttırıldı. Üretimi azalan işletmelerin çalışanlarına ücret desteği verildi.

Anlayacağınız talebin daralmasıyla ortaya çıkan sorunların giderilmesi için irili ufaklı toplamı 40 milyar liraya ulaşan pek çok tedbir alındı. Ama hükümet çok temel bir konuda farklı davrandı. Hükümet, yaşanan bu krizde eski alışkanlıkların tekrarına izin vermedi. Hazine'den haksız çıkar sağlamak isteyenlerin taleplerini yerine getirmedi. Kriz lobisinin iç ve dış borçlarının Hazine tarafından ödenmesi isteğine, “Nasıl borçlandıysanız ödeyin. Sorumsuzca aldığınız borçlarınızı paşa paşa ödeyin” dedi.

Gelelim kriz lobisinin çok istediği IMF anlaşmasına...

Başbakan Tayyip Erdoğan, G-20 toplantısından dönüşünde, IMF ile anlaşma konusunda pürüz kalmadığını ve görüşmelere kısa sürede başlanacağını belirtti. IMF ile hemen anlaşma yapmaya aslında Türkiye ekonomisinin ihtiyacı yok. Çünkü kamu kesiminin ödemeler bilançosunda sorun yaratabilecek bir dış borcu yok.

Özel sektörün dış borçlarının bir kısmının da patronların kendi şirketlerine yurtdışındaki kendi paralarından verdikleri krediler olduğu biliniyor. Bu nedenle özel sektörün de döviz borçlarının geri ödenmesinde bir sıkıntı söz konusu değil. Zaten bu açıkça görülüyor. Yaratılan bunca olumsuz beklentiye rağmen son altı aydır özel sektör her ay 4 milyar dolarlık dış borcunu rahatlıkla ödüyor.

O halde IMF anlaşması niçin yapılacak?

Hükümet kriz lobisinin vatandaş üzerinde yarattığı olumsuz psikolojiyi ortadan kaldırmak için IMF ile anlaşacak. Başbakan Erdoğan “Kriz veya felaket tellallığı yapanlar, IMF ile anlaşmaya varmamız halinde bir beklenti içine de girmesinler. Bu kadar açık konuşuyorum. Bunu açık konuşmak zorundayım. Çünkü bu işin bu şekilde beklentisini doğuranlar, farklı bir havayı, atmosferi estiriyorlar. Bu, ülkemiz için doğru değil, ülkemizin geleceği için doğru değil” dedi.

Başbakanın bu kararlılığını sürdürmesi gerekiyor. IMF'den alınacak borcun taksitlerini vatandaş ödeyecek. Ayrıca IMF'den alınacak bu borcun nerelerde kullanılacağını da artık herkes sıkı takip etmeli. Alınacak borç kesinlikle kriz lobisinin hesaplarına aktarılmamalı.

Süleyman Yaşar http://taraf.com.tr/makale/4889.htm
- 06.04.2009

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Güneşin Oğlu" Filminden

"Yok yok, bu sefer kendimi hayata yada zamana bırakacak değilim. Bu sefer kararları ben vereceğim." İşte, bir insanın düşebileceği en ulvi hata: kibir. Herşeyin en iyisini kendinin bildiğini düşünürsün. Her zaman kazanacağından eminsindir. Başka insanların hayatlarının senin için hiçbir önemi yoktur. Onlar, sen varsın diye vardırlar, sen daha iyi yaşa diye. Hatta bazen seni o kadar rahatsız ederler ki bunların sayısı ne kadar az olursa okadar iyi dersin kendi kendine, bu yüzden de hastalıklı bir meydan okuma içinde ordan oraya saldırır durursun ve bu uğurda yalan üstüne yalan söylersin. Ve bu yalan bazen o kadar büyür ki kendine bile inanırsın. Ve zamanla kendini kandırman imkansız hale gelir. İşte o zaman bi tane daha kendine ihtiyaç duyarsın, senin gibi olmayan ikinci birine mesela bir kadına. İnsanlar yaşlandıkça bazı şeyleri daha iyi anlar derler. Hayatım boyunca bir mucize bekledim, gerçek üstü bir olay. Fakat mucizenin içine o kadar çok baktım ki şimdi beni ancak ge...

Bir Müslüman agnostik olabilir ama Hıristiyan olması hoş değil

Fethullah Gülen söyleşisi yayınlanırken çıkan ateist-terörist tartışması bende ate, agnostik, deist insanların iç dünyalarına dair bir merak uyandırdı. Bu konu teologlarla da filozoflarla da konuşulabilirdi. Ama teorinin soğuk yüzüne bakmak değil, duygular dünyasında gezinmek istedim. Aradım, taradım, Prof. Dr. Mete Tunçay'da karar kıldım. Ayrıca Süleyman Hayri Bolay'la da benzer konuları konuştum. Mete Tunçay'ı, tarih bilimine armağan ettiği kapsamlı eserlerden de tanıyorsunuz, Abant Toplantıları'ndaki, toplumun değişik katmanlarının demokrasi ortak paydasında buluşması için izlediği yapıcı tavırlardan da. O bir agnostik, yani Tanrı'nın varlığının bilinemeyeceğini, ama kendisinin kültürel olarak Müslüman olduğunu düşünüyor. İnancı benimkinden farklı insanlarla iletişim kurmanın yararını öğrenip, zevkini yaşamayı borçlu olduğum mesleğime şükran duyuyorum. Bolay'la yaptığım konuşmayı da daha sonra sizlerle paylaşacağım. Agnostik olmaya nasıl karar verdiniz? 11...